eleştiri Kategori Arşivi

Türban, Tarkan, Allianoi ve Referandum

// 1 September 2010 // Yorum Yok » // eleştiri, gündem, ünlüler

Referandum yaklaşırken uzun zamandır suya sabuna dokunmayan yazılar yazmaktan sıkılmış olarak bu konuda konuşmam gerekti. İşte başlıyoruz.

Türban şu anda üniversitelerde yasak, değil mi? Değil efendim. Herkesin de çok iyi bilindiği gibi, okuduğum okul olan Boğaziçi Üniversitesi’nde türbanla okula, derse, hatta rektörün olduğu alanlara bile girebiliyorsunuz. Hocanın hemen önünde oturuyorsunuz, bir şey demiyor. Bunu herkes biliyor; ancak üniversitelerin sözde özerkliği burada başlıyor sanırım, hiç kimse bir şey demiyor. Profesörlerin genelinin umrunda olmamasına ve hatta bazılarının türban yanlısı olmasına rağmen dersinde taktırmayan hocalar da varmış. Böyle hocalar, sözde demokrat öğrenci gruplarımız tarafından okulun her yanına asılan afişlerle hemen karalanıyor. Hayır, AKP yanlısı gruplar değil bunlar. “Aydın” geçinen tipler, nasıl oluyorsa yasaya karşı gelerek aydınlık. Ablam İzmir’de okudu; okulun hiçbir binasında giriş katından yukarı türbanla çıkılmıyormuş orada, o da girişte tualete girip türban değiştirebilinsin diye. Yukarı katlarda görülenler hemen dekan odasına çağırılıyormuş.

Fark nedir, peki? Rektör ve okulun genel anlayışı. Biz aydın geçinen, Amerikan ve “özgürlükçü” bir okuluz. Laf edeni vururuz.

Yani Kemal Kılıçdaroğlu boşuna dert edip türban sorununa çare aramasın. Şu anda herkes bir şekilde yolunu bulmakta.

Erdoğan “Bitaraf olan bertaraf olur.” diyerek başta TÜSİAD olmak üzere herkesten oyunu belli etmesini istedi 12 Eylül’de görmeyecekmiş gibi. Sanatçılardan da “halkı etkileyen önemli aydın kitlesi” olarak oy istendi, hepsi farklı açıklamalar yaptı. Ancak kabinesinin çevre bakanı, referandum için görmek istediği sanatçı duyarlılığını gösterip yapılan barajla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Allianoi’yi kurtarma adına çağrı yapınca “Herkes kendi işini yapsın, ben şarkı söylemeye kalkıyor muyum?” diye açıklama yapmış. Nedir bu ikiyüzlülük? Dünyanın her yerinde önemli olaylara sanatçıların dikkat çekmesi beklenir, çünkü basın sayesinde dikkat çekmeleri daha kolaydır. İş, kendisinin bence çok cahilane bir şekilde düşündüğü gibi “şarkıcının” kendini beğenmişliği ya da can sıkıntısından işi olmayan şeylere bulaşması değildir.

Bunları aklımdan temizlediğime göre, bence önemli olan kısma geleceğim, ve bu seferlik düşüncelerimi madde madde sıralayacağım:

* Oyum HAYIR. Ve çok geçerli bir hayır, bunun sebeplerinin başında ne Deniz Baykal başında oldukça seçimleri boykot etme düşüncesinde olduğum CHP’ye Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkan olmasıyla zirveye çıkmış sempatim, ne de AKP’nin siyasi görüşümden olan uzaklığı var.

* Ne getiriyor anayasa? AKP’nin seçim kitapçığını alıp inceledim. CHP’nin tartıştığı maddelerden bahsetmeyeceğim, onların savunulacak ya da tartışılacak bir yanlarını görmüyorum. Ancak; benim burada tartışarak ikna etmek istediğim insanlar AKP’nin yargıyı ele geçirmesini istemeyen; ancak referandum kapsamındaki birçok iyi maddenin de çöpe atılmaması gerektiğini düşünen insanlar.

* Memurlara ve emeklilere toplu sözleşme hakkı. Peki toplu sözleşmeyi kim karara bağlayacak? Hükümetin görevlendirdiği bir “uzlaşma kurulu”. Yani ne olacak? Hükümet ne derse o.

*İdarenin kendisine uygunsuz bir muamelesiyle karşılaşan vatandaş, bir Kamu Denetim Kurulu’na başvuracak. Kurul kime bağlı olacak peki? Doğru bildiniz!

* Kapatılan partilerin hiçbir milletvekilinin milletvekilliği düşmeyecek, çünkü onlar “milletin vekili”. Yani partisinin kapatılmasına sebep verecek bir şekilde konuşan, hatta PKK’yı savunan kimselerin dokunulmazlık zırhına bir katkı daha.

* 12 Eylül darbelerine yargı yolu açılacak. Aman Allah’ım ne yalan! Yanlış hatırlamıyorsam 2002 yılı olmalı, MHP’nin 12 Eylül’e zamanaşımını engelleme girişimi AKP oylarıyla reddedilmiş. Şu anda birçok hukukçuya göre, zamanaşımından dolayı bu yapılanın hiçbir anlamı olmayacak. Hükümet yanlısı haber kanallarına konuşanlar dışındakilere göre yani.

* Fişleme tarihe karışacakmış. Tüm Türkiye’yi fişlediler de bitti mi? Açıkçası, telefon dinlemenin, okula türbanla girmenin illegal olduğu bir ülkede yaşıyoruz, ve bunlar yaşanıyor. Bunların bitmesi gerek önce benim için.

* Demokratikleşecekmişiz. YÖK mü kalkıyor, seçim barajı mı, dokunulmazlıklar mı? Benim demokrasinin önünde gördüğüm en büyük üç engel bunlar. Bunları kaldırmayan hiçbir anayasa paketinin demokratiklik adına samimiyetine inanmayacağım.

* Ve en çok da, uzlaşmadan itinayla kaçınan AKP zihniyetinin kadınları gördüğü “dezavantajlı” durumdan kurtarmak şöyle dursun, iyice kötü hale getirmek adına neler yaptığını ve neler yapmadığını bildiğimden, hayır.

Benim genel görüşlerim bunlar. Hayır diyeceğim.

HAYIR.

Aşk-ı Memnu

// 27 June 2010 // Yorum Yok » // eleştiri, televizyon

Bu dizi bence bir yazıyı hak ediyor. Aşk-ı Memnu “Seks-i Memnu”, ahlaksızlık, ıdı bıdı diye tanımlandı yayınlandığı süre boyunca. Cevap olarak Aşk-ı Memnuçok eski bir roman olduğu geldi, bu sefer de bir Türk klasiğine bok atılmaya başlandı, halbuki “Eniştem bana kaydı…” “Amanın berdel oldu kocamın abisiyle yatağa gircem.” laflarının kadın kuşağı olsun, ülkenin doğu kısmı olsun yadırganmadığı bir ülkedeydik, aynı kişiler, Aileden Sorumlu Devlet Bakanı dahil, bunlara göz yummaktaydılar. Özendiğimiz ülkelerin filmlerinde herkes birbirine “kayarken” bize Avrupailik, özgürlük geldi de, olması gayet mümkün olan, aile içinde iki kişinin *ensest olarak değil tabi* birbirine aşık olması amma garip geldi. Tamam savunulmuyor, ama olmayacak iş değil, bu kadar bağırılıp tartışılacak şey hiç değildi.

Konuşmak istediğim başka bir şey var tabii, bu klişe tartışmayı açmak değildi esas amacım. Dikkat eden ne kadardır, bilmem, Aşk-ı Memnu aynı zamanda Türk televizyonunda çok büyük bir boşluğu doldurdu: Sex and the City, Gossip Girl, Desperate Housewives gibi nice diziler yabancıların modaya bakış açısını yönlendirirken, bizim elimizde Yaprak Dökümü’nün (dökülemeyesice yapraklar!) Fikret’inin giydiği uzun şekilsiz etekler, Şehrazat’ın akıllardan silinmeyeBlair'in Elbisesin kafasına yapışmış saçları ve bilimum garip saçma giyim tarzı vardı. Aşk-ı Memnu, modamıza önemli şeyler kattı benim nezdimde, Bihter çizmesi, yüzüğü, elbiseleri, sırf bunlar değil tabii, Nihal’in saçı, Firdevs’in ve aslında diğer herkesin makyajı… İlk defa bu kadar özenli bir görsel yönetmenlik gördüm bir Türk dizisinde. Tüm Türkiye gördü, takip etti ve bence Amerika’da başarıyla kullanılan bu sanal reklam uygulamaları çok da iyi oldu.

Tabii bununla alay eden kendini beğenmişler olmadı değil: “Bihter çizmesi de ne puhahahah!”. Yine kendimizi aşağılamayı çok sevdik. Bunu benim de yapmışlığım var; ama asla diziden görülen bir şeyin moda olmasıyla alay etmedim bazı dargörüşlüler gibi. Ayrıca “Bihter çizmesi” terminolojisi sadece Türklere ait bir şey değil, bugün Google’a “Blair’s dress” yazarsanız karşınıza Marc by Marc Jacob’s’un dizide kullanılan ve fotoğrafını da koyduğum kıyafet çıkar birçok kez ve Gossip Girl’ün Blair karakteriyle dikkat çekmiş birçok başka elbise daha… Dünyada “skinny jean” modası da yine aynı dizinin Serena’sıyla bayağı yayılmıştır.

Bunları anlatıp içimi döktüğüme göre… Finali çok beğendim, Beren Saat’e “Beni, ya beni?” dediği sahnede hasssta oldum. Çok yerinde bitti, çok ihtişamlıydı, çok sevdik. Teşekkürler Ay Yapım, bir ara Yaprak Dökümü’nü de bitirecen inşallah, teşekkürler Aşk-ı Memnu…