Arabayı Araba Yapan Ön Taraftaki Kazuletliktir.
// 21 February 2010 // günlük hayat
Efendim, 29 Ocak 2010′dan beri ehliyetliyim. Ehliyet alma sebebim de arabayla 25 dakikada 2. köprüden basıp gidilen okuluma, 1. köprüden 1 buçuk, yağmur trafiğinde ise 2 saatte falan ulaşılmasıdır. Almayana enayi diyip bir de dövüyorlar, o kadar.
Artık altıma araba çekip okula rahat rahat gitmenin zamanı geldi de geçiyor, zira ben yurtta banyo yapamam. Bakın, yurt olayının her şeyine varım, tanımadığım insanlar, yeni çevre, aileden uzak hayat, çamaşırlarını getir götür derdi… Lakin ben 4 kişilik ailemden başkasıyla, arkadaşım, kankam da olsa, bir hafta gibi kısıtlı bir süre dışında banyo falan paylaşamam. Vallahi korku filmi gibi geliyor. Sanki ailemi her gün tuz ruhuna batırıp banyoya sokuyorlarmış gibi, onlardan başkasının kullandığı banyoda sanki bakteriler, türlü çeşitli mikroplar ve bilimum mikroorganizmalar cirit atıp tef çalıyorlar gibi geliyor.
Bu sebepten, yurt olayından vazgeçeli bayağı bir süre oluyor. Aklımı minibüste önümde oturan kadının yerini napsam da kapsam, ya da bu acaba Doğuş Üniversitesi’ne gidiyor da erken mi inecek, yoksa Bahçeşehir’e gitmek için benimle birlikte Üsküdar’a kadar gelecek mi, öyleyse gidip başkasının tepesinde dikileyim gibisinden sorularla oynatıp kaybetmek üzre olduğumdan toplu taşımayı artık çekemiyorum. Araba diye inliyorum. Bu sebepten, araba kullanımına dair debriyajdan ayağı çekip gaza uçtan uçtan basmak dışında hiçbir şey öğrenmeden geçtiğim ehliyet sınavının ardından direksiyon dersleri almaya başladım. Annemin 3 aylık BMW’si pek kıymetli olduğu, babamınki ilk kullanım için fazla büyük ve sürekli yanında olduğundan, kursun aracı olan bir Micra’yla başladım yola. Normalde hunchback (yani sedan olmayan, kıçı kesik duran) arabalara “göttenbacaklı” tabiriyle hitap etmeme rağmen, bu arabaya bir alıştım, çok sevdim. 5. dersin sonunda, 2. köprüyü de yanımdan geçen tırlara aldırmadan 100 falan basarak geçince, direksiyon hocam artık bana olmuş dedi.
Sıradaki hedef belliydi: annemin kıçı başı bir yerlere sığmayan 3.20’si. Diller döküp yalvararak aldım arabayı, ilk binişimle de ilk dumuruma uğradım: O ne menem gaz pedalıydı öyle? İnce, uzun, çirkin bir şey, tosbiğim Micra’ma hiç benzemiyordu. “Anamm, bu gaz pedalı mı?” hayretime teyzemle yengemin tepkisi arka koltukta kemerlerini bağlamak oldu. Yola çıktık, direksiyon ağır, dönmüyor, pedallara parmak ucumla basınca araba “zoarkh” şeklinde ileri fırlıyor, tırsıp ayağımı çekince tekleyip yavaşlıyor. Arabanın sanki kendi fikri var da beni beğenmiyor! Önü de upuzun, annem “Yanaştırma öndeki arabaya fazla!” diye inim inim inliyor. Sinyali de garip, kapatmak için ters yöne değil de aynı yöne tekrar itmek gerekiyormuş, annem “Sen direksiyonu toplayınca kapanır o!” dedi, lakin şerit değiştirdikten sonra kendi kendine kapanmıyor işte. Derdimi anlatamayınca da bütün yolu bir sağa bir sola sinyal vererek döndüm. Sanırım bu yüzden bir süre arkam boş geldim, herkes başka şeritlere kaçtı
Nitekim, beğenmedim arabayı, adını da “kazulet” koydum.
Bu durum 17’sinden beri BMW aşığı babamın hoşuna hiç gitmedi. “Sürüş güvenliği sağlıyor ağır araba, senin kullandığın teneke yığını, ilk kazada yamyassı olur.” buyurdu. Arabanın önü öyle büyük olmasa nasıl ağır olurmuş, efendim?
Arabayı araba yapan ön tarafının kazulet olmasıymış, öyle öğrendim. O zaman ben teneke yığını seviyorum. Kazada yassı olsun, araba mezarlığında çok yer de tutmaz. Yeter ki tırstırmasın öyle.








ahahah dicle yaaa
ne dersem bilemedim yani
babana hak verdim ben de büyük arabaları seviyorum
micra falan oyuncak gibi geliyor
sen de alışınca seveceksinnn..bunu şöyle bir nuri alço tarzında söyledim sonuna da bir “nihahaha” eklemezsem olmaz valla 
dicle carpilcaksin o arabaya laf ettin ya
bmw lan o beyaz hemdee
hemdee 3.20
bugun birinde vardi okulda kimse bulmak istedim sanirim o 