Bir Harry Potter Hikayesi

// 3 October 2008 // fanfiction, harry potter

Haddime mi hala tartışılır; (hala tartışılmasına bayağı şaşıyorum) bir ara Türk bir fanfiction yazarı için eleştiride bulunmuştum. Her neyse, orada yapılan yorumlarda "Sen yazar değilsin ki, ne uğraşıp duruyon ulen!" tipli yorumlar gelmişti. Ben de bilmiş bilmiş "Hiç de bi kerem! Hayranlarım bilem var." demiştim. (İnanan olmuş muydu? Vallahi doğruydu ya!)

İnanmıyorsanız elimde ufaktan bir kanıt var elbet, http://www.ankaninsarkisi.com/ benim de co-admin (yardımcı admin) olarak görev yaptığım, kendi çapında ama samimi bir ortama sahip bir HP sitesiydi. Eğer menüde Hayran Hikayeleri, oradan da H/HR’nin herhangi bir bölümüne girerseniz, benim yazmayı geçen yaz bırakışıma rağmen insanların hala Eylül 2008′de dahi yeni bölüm istemekten vazgeçmediklerini göreceksiniz. Ya da kısaca buraya tıklayıp en aşağıdaki yorumları okuyun. Sanırım istenilen cevaplar alınmıştır.

Neyse, bugün bunu yazmayı amaçlamamıştım. Sadece A.Ş. açık mı diye kontrol ettim, çünkü 3 admini de ÖSS çalışmasına girince unutulmuştu; bir site 1 yıl terk edilince de dönmek kolay olmuyor.

Sizinle, A.Ş.’de de paylaştığım bir one-shot (Tek atış, tek bölümlük yazılar için kullanılır, yavaş yavaş da fanfiction alemi terminolojisini kapıyorsunuz – çakallar!) okutmak istiyorum, unutmayın, 7. kitap çıkmadan yazılmıştı, ve H/Hr (Harry/Hermione duygusal ilişkisi içeren -evet hala umudumuz vardı- fanfictionlar için kullanılır.) içermeyen tek hikayemdir. Yine de kendimi en yakın gördüğüm karakter, yani Hermione’nin ağzından yazılmıştır. Umarım beğenirsiniz.

Son Savaş

Hogwarts’ı terk edip Adı Anılmaması Gereken Kişi’nin, hayır artık onun adını söyleyebilmeliyim, Lord Voldemort’un peşine düşmemizin üzerinden 5 yıl geçti. 5 koca yıl… Artık 21 yaşında bir yetişkinim. Harry’nin Ginny’le düğününün üzerinden 2 yıl geçti… Ron’la nişanımızın üzerindense yalnızca 1 ay. Ginny’nin artık hayatına tek başına devam edeceğini öğrenmesi… Şu an üzerinden 1 dakika bile geçmedi. Yüzüne öylece bakıp onun gittiğini kabullenememesini görmeye dayanamayacağım…

Voldemort, peşine düştüğü hiçbir aileyi sağlam bırakmadı ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nın her üyesinin ailesi paramparça oldu, evet. Ama en çok kayıp veren aile Weasleylerdi. Bill, Fred (ardında kalan George’un artık ölüden bir farkı yok), Mr.Weasley ve Percy… Percy hatasını anlayıp bakanlığın saflarını terk ederek ailesine geri dönmüştü, Ölüm Yiyenler ise birbirine kavuşmuş bir baba-oğulu öldürecek kadar alçaktılar…

Harry… Son savaştan henüz kimseye bahsetmedim, kimsenin onun ölümüne neden olacak kahramanlığını takdir emesine ihtiyacım yok, onun ne denli kahraman olduğunu hiç acı duymadan söyleyemelerinin hiçbir anlamı yok.

Her şeyin başladığı yerdeydi son savaş. Harry’nin geri dönmek için her türlü laneti ve alçaklığı göze alan Voldemort’la ilk kez karşılaşıp, şans eseri de olsa onu yendiği ilk yer, Felsefe Taşı’nın korunduğu oda… Tüm hortkuluklar bulunup yok edilmişti, sonuncusu Slytherin’in değerli madalyonuydu ve Harry son savaşından önce ne olursa olsun gerçek isteğinin ne olduğunu Kelid Aynası’ndan öğrenmeye kararlıydı. Ve Ron’la ben ilk defasında olduğu gibi yine onunlaydık. Bir daha asla bir araya gelemeyecek olan üçlümüz…

Harry,son zamanlarda muhteşem bir Zihinbend ustası olmuştu ve çoğunlukla yalnızca gözlerine bakarak ne düşündüğünü anlayan ben bile onu anlayamaz olmuştum. Fakat Ron ve benim de bu konuda uzmanlaşmamız için hiç zaman olmamıştı… Odaya vardığımız an en nefret ettiğimiz 3 Ölüm Yiyen’le karşılaştık: Voldemort’un en sadık yardımcısı Bellatrix, onun saflarına katılmak için hayatımda gördüğüm en alçakça şeyi yapıp aynı gecede 5 büyücü ailesinin çocuklarına saldıran Greyback ve yakın zamanlarda Azkaban’dan kaçan Malfoy. Üçlü geriye çekildi ve ortaya iyice küçülen gözbebekleriyle yılandan farkı kalmayan Voldemort çıktı. O ve Ron dördüyle birden uğraşırken ben kaçmamız için bir yol arıyordum. Onların ikisini dördüyle birlikte bırakmam büyük aptallıktı. Tek başıma dikkatsizce orada durmamdan büyük bir aptallık değildi. Ne olduğunu anlayamadan,büyük satranç tahtasının önünde Bellatrix karşıma çıktı. Sinsi kadın,beni takip etmiş olmalıydı. Tam bu anda Voldemort’u atlatmış olan Harry içeriye girdi. Asama uzanamadan Bellatrix’in üzerime bir Avada Kedavra yolladığını gördüm. Göz göze geldik, Harry Bellatrix üzerime büyüyü yolladığı anda asasını çekerek sözlerini anlayamadığım eski ve kadim bir tılsım yaptı. Tam başımın üzerinde yeşil ve kırmızı ışıklar çarpıştılar. Kırmızı ışık, yeşili emdi ve giderek büyüyerek bir Gryfindor aslanı biçimini alarak yok oldu. Ölüm Yiyenler ışıktan kör olmuş gibiydiler, hareketsiz bir şekilde duruyorlardı. Yalnızca Voldemort, asil Gryfindor aslanı biçimini alan ışık huzmesinin kuvvetli büyü etkisinden etkilenmemiş gibiydi.

”Akıllıca Potter,çok akıllıca…” dedi, gözleri daha da kısılırken biçimsiz dudağında hafif ve sinsi bir gülümseme belirdi. ”Sırlar Odası’nda karşılaşmamızda hakkında düşündüklerimde yanılmışım, belki de sahip olduğun şans değildi. Çok akıllıca… Bayağı eski bir tılsım… Sanırım beklenmeyen anlarda eski tılsımlara başvurmak kanında var.”

Harry, şimdi oldukça solgun görünüyordu, büyüyü yaparken yüzündeki canlı ifadeden eser kalmamıştı. ”Asla… şans… değil.” diye fısıldadı. Bu düelloda yapacağı en ufak bir dikkatsizlik hayatına mal olabilecekken, o böyle güçsüz kalarak savaşamazdı. Bu rağmen, yılmayarak asasını kaldırdı. ”Hayır,Harry!” diye çığlık attım ve ona doğru koştuğum sırada biri beni omzumdan tuttu. ”Sana burada ihtiyaç var Hermione.” dedi. Gerçekten de şu an afallamış durumda olan Ölüm Yiyenlerin icabına bakılmalydı. Birkaç bağlama büyüsüyle üçünü de etkisiz hale getirerek tekrar büyük düelloda ne olduğunu görmek için arkamı döndüm. Gerçekten de önümüzde yapılan, dünya tarihinin görüp görülebilecek en büyük düellosuydu. Herhangi bir büyücüye, Karanlık Savunma diye gösterilen derslerin çok üstündeydi. Harry, muhteşem Karanlık Sanatlara Karşı Savunma yeteneklerini ortaya koyarken Voldemort hiç durmadan atağa geçiyordu. Harry ise sürekli savunma halindeydi, Voldemort’un da anlayabileceği kadar belirgindi güçsüz düştüğü.

Harry’nin yeşil gözlerindeki ışık gitgide azalırken Voldemort’un hain gözlerindeki parıltı her geçen an büyüyordu. Harry’nin iyice güçsüz kalarak kolundaki büyük yaraya göz attığı anda Voldemort’un asasından büyük bir ışık huzmesi fırladı. Harry aynaya doğru koştu. Büyü tam aynaya isabet etti ve Kelid Aynası son bir defa görevini gerçekleştirdi, Voldemort’u eski yakışıklı haliyle, elinde büyük antik bir run ve bir asa tutarken gösterdi; ben bunun anlamını kavrayamadan da büyünün büyük gücünü emerek patladı. Ona yardım etmem gerektiğini düşünenerek çaresizce etrafıma bakındım ve Ron’u gördüm. Odanın hemen girişindeydi, elinde kocaman bir şey tutuyordu, odaya gelmeden önce öldürdüğümüz, artık Voldemort’un saflarına geçmiş ifritlerden birinin sopası. Ve tıpkı beni ifritin elinden kurtarışında olduğu gibi, aynı anda bağırdık: ”Wingardium Leviosa!” Sopa, kısa bir uçuştan sonra aynanın patlamasıyla dikkatini kaybeden Voldemort’un kafasına inerken oluşan kargaşada Ölüm Yiyenleri tutan görünmez iplerin kontrolünü kaybetmiştim. Onların tekrar savaşa katılmasıyla yenileceğimiz kesinleşmişti, Harry o kadar güçsüzdü ki… 2’ye karşı 4 savaşamazdık, acilen kaçmamız gerekiyordu. Yaz tatili olduğundan ve 5 yıldır ortalıkta görünmeyen Voldemort’un yok olduğuna yeni Hogwarts müdürü bile inandığından (Belki de Dumbledore kadar yetenekli değildir,derdi Harry hep, alayla.) Cisimlenmeyi yasaklayan büyüler çok zayıftı, benim bile kaldırabileceğim kadar.

”Ben hallederim,sen onları biraz oyala.” dedim Ron’a ve Hogwarts’ın üzerindeki bazı koruyucu büyüleri kaldırmaya başladım. Ron Harry’i arkasına almış, birkaç Sersemletme büyüsüne birden karşı koyuyordu. Bu esnada Harry, Ron’un arkasından ayrılarak Voldemort’la karşı karşıya geldi. Yüzüne düşen saçlarını gözlerinin üzerinden kaldırmadan Voldemort’a bakan Harry’nin “Gidersem yanımda seni de götürürüm.” deyişinde gözlerindeki kin apaçıktı.

Tek saniyede her şey olup bitmiş gibiydi, bir anda Harry o eski tılsımdan bir tane daha yapmış ve Voldemort’un Avada Kedavra’sıyla karşı karşıya gelmişti, sonunda asalar yine birbirine bağlandı ancak bu kez Priori Incantatem’in kanunları işlemedi. İkisi de hareketsizce yere yığıldılar. Şaşkınlıkla bu olayı izlerken dahi büyümü yapmayı sürdürdüğümü fark ettim, artık gidebilirdik. Ron, şimdi Lord’larına ne olduğunu öğrenmeye çalışan Ölüm Yiyenlerin elinden kurtulmuştu, ancak Greyback de peşimizdeydi. Greyback’i atlatmak hiç de kolay olmadı. Alçak adam,büyücü düellosunun en temel kurallarını bile hiçe sayarak saldırıyordu bize-asla sessiz büyü yapmamalısın- oysa bu, şerefli bir büyücünün asla yapmayacağı bir şeydir. O pislikten başka ne beklenebilir ki zaten? Tek yapabildiğimiz, temel birkaç savunma büyüsüyle karşı koymaktı, ne yaptığını bir türlü bilemiyorduk. Ron, birden zafer kazanmışçasına “Buldum!” dedi. Bir Patronus yarattı, Patronus yapmayı bir türlü doğru düzgün öğrenememişti, güzel olan da buydu zaten, çünkü yarattığı Patronuslar, doğru düzgün bir şekil almıyor, koca bir sis halinde etrafımızda duruyordu. Bu da Greyback bizi görüp başka bir büyü yapamadan, kaçmamızı sağladı.

St.Mungo’ya cisimlendik, hoşgeldin cadısı Harry’nin kendinden geçmiş halini görünce küçük bir çığlık attı:”Dördüncü kat, çabuk!” Onlarca şifacı bir anda götürüldüğümüz odaya üşüştüler ve bizi dışarı çıkararak 1 saat kadar orda kaldılar. Sonunda içeri girmemize izin verildi. Herkes dışarı çıkarken, sessiz ama gözlerindeki büyük hüzünle bize anlamamız gerekeni anlatan Başşifacı bizimle kaldı. Kötü bir şeyler olduğunu biliyordum, gözyaşlarımı bastırarak Harry’nin cansız olmadığını gösteren bir kanıt arıyordum.

“Yaşıyor.” dedi şifacı yavaşça. ”Şimdilik. Uzun zaman düşünmemize rağmen böyle… Böyle ağır bir büyü etkisiyle uzun zamandır karşılaşmadığımıza karar verdik. Böyle şeyler en son… Adı Anılmaması Gereken Kişi’nin zamanında oluyordu.” Her şeyi anlamış gibiydi başşifacı. “Ama bunun gibi ağırını… Hayır hiç görmedik.” Sözünü tamamlayan büyücü,kapıyı sessizce kapayarak dışarı çıktı. Harry’nin yanına gittik ve yanına eğildik. ”Kovuk’takilere haber versem iyi olur.” diyip Ron da bir süre sonra dışarı çıktı. Harry’nin yüzüne baktım ve…ve hayretle alnındaki yaranın kızararak hafifçe kaybolduğunu gördüm. Bu sırada Harry’nin yüzündeki acı, bir kitabın yazıları kadar açıkça okunuyordu. Bu kayboluş, 1 saat kadar bir sürede tamamlandı ve ben tam şokumu atlatıp bunu Ron’a göstermeyi akıl ederek ayağa kalktığımda içeri Charlie, Lupin ve Profesör McGonagall girdi. Ginny odaya adım attığı anda hıçkırıklara boğuldu ve yere çöktü. Lupin’in gözünden bir damla yaş süzüldü, Harry’nin neredeyse cansız bedenine bakmaktan ürktüğü için, Ginny’i de Harry’nin yatağının kenarından uzaklaştırdı, Ron’la birlikte yanında kalıp onu teselli etmeye çalıştı. Profesör, Harry’nin yanına yaklaştı ve üzüntüyle yüzüne baktığı sırada donakaldı. Eliyle yavaşça Harry’nin saçlarını alnından çekti ve fısıldadı: ”Bu,tek bir anlama gelebilir. Lord Voldemort, o, ancak tamamen gittiyse, evet, bu durumu açıklar, ama…” “Profesör, bana bunun ne anlama geldiğini açıklayabilir misiniz?” diye sordum. Ürkekçe Ginny’nin ağladığı köşeye baktı. “Seninle dışarıda konuşalım,Granger.” dedi. Odadan dışarı çıktığımızda düşüncelerini toplamak ister gibi biraz durakladı,sonra da konuşmaya başladı: “Voldemort ve Harry arasındaki bağın büyüklüğünü asla anlayamadık bunu biliyorsun. Ancak siz 5. sınıftayken ne denli kuvvetli olduğu konusunda bir ipucu edinebildik. Ancak bugün olanlar… Voldemort’la bugün karşılaşmış ve büyük zarar vermiş olmalısınız.” dedi. Başımı salladım. “Evet… Görünüşe bakılırsa ona gerçekten çok büyük bir zarar vermiş olmalısınız. Hatta… Oluşan bu Priori Incantatem Adı Anılmaması Gereken’i öldürmüş bile olabilir.”

Sonunda dayanamayarak sordum:”Peki bunda sizi bu kadar korkutan nedir, Profesör?” Anlayışla başını salladı: ”Anlaşılan o ki, ikisi arasında fiziksel bir bağ da varmış.Bu da Harry’nin Voldemort’un ölümüyle,bir çeşit… güç kaybına uğrayabileceğini gösteriyor.”

Her şeyin kaybolmuş gibi göründüğü bir an… Bir göz açıp kapama, bilincimin kaybolup geri gelmesi ve…"Kütüphaneye gitmeliyim!" diye kendimi St. Mungo’dan dışarı atmam… Ne yapacaktım şimdi? Her zaman olduğu gibi, kitaplar yine sorularıma cevap verebilecek miydi? Hogwarts yakınlarına cisimlendim ve Madam Pince’e gittim. O an ne yaptığımı bilmiyorum, yalnızca "Harry…" diye fısıldadığımı hatırlıyorum… Madam Pince, önümden çekildi, izin verircesine elini uzattı ve büyücülüğün en büyük sırları tamamıyla karşımdaydı: Dumbledore’un özel kütüphanesi. Gece boyu süren araştırmam, gözlerim kan çanağına dönmüş halde, vazgeçmeye başlarken sonuç verdi: Harry’nin yaptığı Godric Gryfindor’un kendine ait, çok eski bir tür büyü emiciydi. Ancak büyü, karşılaştığı büyüyle birlikte, yapan büyücünün fiziksel ve büyü gücünden de besleniyordu ve bir kez yapıldığında en güçlü büyücünün bile büyü gücünü geri toplaması için en az birkaç gün dek beklemesi gerekiyordu, aksi durumlar çok büyük sakatlıklar ve hatta… Gerisini okuyamadan kitabı gözyaşları içinde kapadım. Belli ki Harry, onu son vuruşunu yapmak için saklıyordu, ama benim yüzümden, sadece benim dikkatsiz bir aptal oluşum yüzünden 2 kez kullanmak zorunda kalmıştı. En güçlü büyücünün bile birkaç gün arayla yapması gerekirken, o bir saat içinde yapmıştı… Kendimden nefret ettim… Hiç kimsenin etmediği kadar…

Aradan, Harry’de hiçbir tepkinin,hissin bulunmadığı, Şifacıların günden güne açılan yaralarına seyirci kaldığı 7 gün geçti… 7′nin gücüne hep inanmıştım, en sihirsel sayı, belki de Harry’nin bize geri döneceği günü müjdeleyen sayı… Ve Harry,sonunda kıpırdamaya başladı, odada nöbet bekleyen Ron, ben ve Lupin başına toplandık. "Ben, evet, Vol-de-…"Ama cümlenin gerisini duyamadık… Harry, bir saat önce, üçlümüzü bozarak yüzünde tuhaf bir huzur ve gülümsemeyle bizden ayrıldı…

Ginny odanın dışında bekliyordu. Beni görür görmez anladı ama ben gerçeği kabul etmek istercesine kelimelere döktüm… Ron’a sarılıp uzun uzun ağladı ve sonunda gururla başını kaldırdı: “Ne olursa olsun, ben Mrs.Potter olmaya devam edeceğim.”

Ona, bu soylu adı asla bırakmaması gerektiğini söyledim.

Ya hep ya hiç… Ya kötü adam ve kahraman savaşırlar, ya da ikisi de yok olur. Yalnız kahramanların kendini feda etmeye cesareti vardır. Gerçek kahramanlık bu aslında.

Yara izli çocuk…Herkes seni yara izli, kurtulan tek kişi Harry Potter olarak tanıdı, ama sen tek timsalin yara izin olmadan kaybettin, iyiliğin kazanması için… Bütün dünya seni unutsa da, sen unutma ki, seni hep hatırlayacak insanlar mutlaka var…

“Bir Harry Potter Hikayesi” için 3 Yorum

  1. rolandcl says:

    Varya ne zaman şuna yazı yazmaya çalışsam bişeyler oluyo dün tam yazıcam annem tutturdu hadi geç kalıyoruz düğüne bugün kalktım aklımdayken yazayım diye elektrikler kesikti sonra geldi açtım bu sefer yazdım birsürü şey “post comment”a bi bastım sayfa görüntülenemiyor!meğersem elektrik gitmiş!
    Herneyse;çok güzel olmuş yazı sonunda Harry’i öldürmen çok büyük bir cesaret ben yapamazdım kendi hikayeme oturur kendim ağlardım.Ama hepsi çok güzel olmuş tam tadında ellerine sağlık

  2. admin says:

    Önemli karakterlerin ölmesine takıntım var, napayım =)))

    Benim HP’mde hem Harry hem de Voldemort ölüyordu, Twilight’ımda da hem Bella hem de Edward. Gerçi bu halleri okuyucuyu daha çok mutlu ediyor; ama milleti ağlatınca zevk alıyorum sanırım (niahahaha-> kötü karakter gülüşü)

  3. [...] bu kız da “fanfic” yazmış diye. Efem, kazmacanım, ben bunu saklamıyorum, o yazının başında “bu kızı eleştirmiştim, o zaman benim de hikayem var demiştim, buyrun [...]

Yorum Yazın